• İstanbul29 °C
  • Ankara19 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Türkiye’deki tasfiyelerin iç yüzü
16 Nisan 2017 Pazar 13:39

Türkiye’deki tasfiyelerin iç yüzü

New York Times’dan kapsamlı araştırma: Türkiye’deki tasfiyelerin iç yüzü...

ABD’nin köklü yayın kuruluşlarından New York Times, pazar ekinde 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yaşanan tasfiyeleri anlatan ve Suzy Hansen imzasıyla yayınlanan kapsamlı bir haber kaleme aldı.

(Makalenin çevirisi yeminli mütercim tercüman Deylem Onursal ve tercüman Said R. Özer tarafından yapıldı.)

Makalenin bire bir çevirisi şu şekilde:

Saat sabah 6 sularında, polis memurları doktorun kapısındaydılar – sabah baskınları genellikle o saatlerde olurdu, hatta bazen 5:30 sularında – ve içlerinden bir tanesi “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın canına kast etmekle suçlanıyorsunuz” dedi. Doktor kendine hakim olamadı ve gülerek “Gerçekten mi? Bunu ben mi yapmışım?” dedi.

Polis memurları da gülümsediler. “Evet. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek ve terörist bir organizasyonun üyesi olmakla da suçlanıyorsunuz.”

“Gerçekten mi?” Doktor memurlara baktı. Polis memurları silahlıydılar. “Bir sigara yakabilir miyim?”

Polisler şaşırmış görünüyorlardı. Bir Gülen Cemaati mensubunun sigara içmesini beklemiyorlardı. Doktor, Gülen Cemaati’ne mensup olmadığı konusunda ısrarcıydı. Polis memurları kendisine yardımcı olmadılar. Yakında, doktor da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de başlattığı tasfiye mekanizmasından mağdur olacak binlerce insandan biri olacaktı.

Polisler doktorun evini aradılar, kitaplarını incelediler ve eşyalarını darmadağın ettiler, Gülenci olduğuna dair kanıt arıyorlardı. Gülen 1999’dan beri Pensilvanya’da sürgün hayatı yaşamakta, ki bu durum polislerin neden seri numarası ‘F’ harfi ile başlayan bir dolarlık banknotları aradığını kısmen açıklıyordu. – Türk hükümeti bahsi geçen banknotların gizemli bir şekilde 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de gerçekleşen darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Fetullah Gülen Terörist Örgütü’nü – veya FETÖ – simgelediğini iddia etmekte.

Halihazırda, bazı eylemler FETÖ üyesi olabileceğinize dair kanıt sayılabilmekte. Bank Asya’da – Gülenciler tarafından kurulan bir banka – hesap sahibi olmak; şifreli mesajlaşma programı ByLock’u telefonunuza yüklemiş olmak (bu uygulamanın darbe girişiminin planlanmasına olanak sağladığı düşünülmekte); bahsi geçen F-serisi dolar banknotlarını bulundurmak; çocuğunuzu Gülen ile ilişkilendirilmiş bir okula göndermiş olmak; Gülen Cemaati’ne bağlı bir kurumda (örneğin, üniversite veya hastane) çalışıyor olmak; Gülen’in gazetesi Zaman’a abone olmak; veya Gülen’in kitaplarını evinizde bulundurmak. Doktor da bu eylemlerden birini gerçekleştirmişti: Yurt dışında geçirdiği üç seneden sonra Türkiye’ye dönen doktor, eşi ve çocukları ile birlikte yeni bir eve taşınmış ve hesap açmak için en yakınındaki bankaya gitmişti: Bank Asya.

Bir memur doktora “Senin gibi bir suçluyla daha önce hiç tanışmadım” dedi.

Doktoru bodrum katında birkaç gün tutulacağı Fatih’teki Emniyet Müdürlüğü binasına götürdüler. Fatih Polis Merkezi, İstanbul’un kalbinde geniş bir cadde üzerinde bulunmakta ve birçok bürokratik binanın ahenksiz, tekinsiz ortamına sahip. Tutuklular beş gün boyunca karanlık ve hareket edemeyecekleri kadar dar nezarethanelerde avukatları ile görüşmelerine izin verilmeden alı konuldular; darbe girişimi sonrası ilan edilen ‘OHAL’ çerçevesinde yayımlanan kararnameler ile duruşmaya çıkarılmadan 30 gün boyunca göz altında tutulmalarının da önü açıldı. Nezarethanelerde – Fatih Emniyet Müdürlüğü binasındaki gibi – 2000’li yıllarda büyük ölçüde son bulan göz altındaki tutuklulara işkence edilmesi gerçeği tekrardan hortladı.

Doktor işkence görmemişti, fakat tanışmış olduğu bir mahkum kendisine: “Beni karanlık bir odaya götürdüler ve üç gün boyunca ellerim arkadan bağlanmış bir şekilde sandalyede oturttular. Bana sadece şekerli su verdiler. Yiyecek bir şeyin var mı?” demiş.

Doktor mahkemeye çıktığında, savcı kendisine, “Bank Asya’ya para yatırman dışında, elimizde sana dair herhangi bir delil yok.” diye söyledi. Ardından da Savcı doktora “Sana kim bankaya para yatırmanı söyledi?”diye sordu.

Doktor, “Yapılan suçlamalara karşılık vermeyeceğim, çünkü suçlamalarda geçen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın canına kast ettiğim, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiğim ve terörist bir yapılanmanın üyesi olduğum gibi iddialar saçmalıktan ibarettir.” dedi ve “Bu yüzden size sadece kim olduğumu anlatacağım.” diye de ekledi. Ardında doktor kariyer başarılarını ve gösterişten uzak hayatını anlattı. Hakim tutuklanma talebini ret etti. Fakat, doktor evine döndükten sonra sabah 6’dan önce uyuyamamaya başladı. Hatta, haftalar boyunca gecede sadece bir saat uyudu.

Doktorun avukatı, doktorun ikinci bir kere gözaltına alınabileceğini öngördü. Zira insanları tekrardan hapsetmek için gitmelerine izin vermek sık sık gerçekleşen bir olay. Türkiye bugünlerde ihtiraslı savcıların buluşma noktası. Eğer polis tekrardan gelir ise, doktor 2014 senesinde kurulan ve bugünlerde daha çok politik amaçlar için kullanılan sulh ceza mahkemesine götürülecekti. Tasfiyeler esnasında sulh ceza mahkemesinde gerçekleşen duruşmaların büyük bir çoğunluğu genelde gözaltına alınma kararı veya hapis cezası ile sonuçlanmaktaydı.

Doktor başka bir ülkeden daha önceden vize almıştı, bu gerekçe ile Türkiye’den kaçmaya karar verdi. Fakat, havalimanında durduruldu. Bu durum ülke genelinde bir ritüel halini almıştı. İnsanlar göz altına alınmalarının veya tutuklanmalarının eli kulağında olduğunu fark etmeye başladılar ve yurt dışına giden bir uçuşta yer almayı denemeye başladılar, lakin uçağa binemeden pasaportları ya ellerinden alınmış ya da iptal edilmişti. Terör örgütü üyesi olarak fişlenmemiş olanlar veya Erdoğan’ın canına kast etmekle suçlanmayanlar da dahil olmak üzere, insanlar pasaport sırasına girdiklerinde bekletilmiş ve bu esnada evrak memuru telefonu eline alıp hattın diğer ucuna sırada bekleyenlerin T.C. kimlik numaralarını okumak suretiyle ülkeden çıkmaya izinleri olup olmadığını teyit etmiştir.

Doktor çoktan işkence raporlarını ve hukuksal dayanağı bulunmayan uzun süreli gözaltıları duymuştu; ailesinden uzakta kalmak anlamına gelse bile ülkeden uzaklaşması gerektiğini biliyordu. İnternet üzerinden insan kaçakçıları ile iletişime geçti – bu arayış esnasında Türkler ülkelerindeki Suriyeli mültecilerin izinden giderek Facebook grupları üzerinden kaçakçılar ile iletişime geçiyorlardı – ve sahil şehri olan Marmaris’e gitti. Marmaris’te ‘VIP’ ücret bareminden ödeme yapan doktor, sürat motoru ile uluslararası sulara ulaştı. Ülkeden kaçmaya çalışan yurttaşlar için, ki birçoğu varlıklı insanlardan oluşmaktaydı, kaçakçılar kaçış ücretini 20 bin avroya kadar yükselttiler. Şu anda doktor tahmini olarak Almanya, İsveç, Yunanistan, İngiltere ve ABD gibi ülkelerde sürgünde yaşayan binlerce yurttaştan sadece birisi.

Doktor Avrupa’da 19’uncu yüzyıldan kalma binalarla, kemerli çarşılarla ve büyük meydanlarla dolu bir şehirde saklanmakta; bu şehir, birçok tarihi şehirde olduğu gibi, eğer gözünüzü kısarak bakarsanız ara ara İstanbul gibi gözükebilir. Burada her gün, Gülenciler, Kürtler, gazeteciler, akademisyenler ve doktor gibi olanlar – Erdoğan tarafından şeytan ilan edilen veya onu desteklemeyi ret eden Türk toplumunun bir kısmı – birbirlerinden bihaber sokakta vatandaşı oldukları ülkenin diğer bireyleri ile yan yana gelmekte. Geçim kaynaklarını ve vatandaşlıklarını kaybetmiş durumdalar; çocuklarından, eşlerinden koparılmış haldeler. Yurt dışında tanışmış olduğum derin travmalar yaşamış olan birçok kadın ve erkek – Türkiye içerisindeki birçok insana ek olarak Avrupa’daki birçok şehirde sürgün hayatı yaşayan bir düzineden fazla insan ile röportaj yaptım – sanki nesilleri sona erdirilmek istenirmişçesine ailelerinin kasten yok edilmeye çalıştığına inanıyorlar. Tasfiye edilenlerden bir tanesi – yüksek tavanlı ve kozmopolit geçmişin izlerini taşıyan bir restoranda otururken ağlamaktan kendini alı koyamayan zarif bir yüz hattına, solgun bir cilde ve tel ile tutturulmuş bir gözlüğe sahip genç bir mühendis – bana “Bu bir nevi soykırım” dedi.

Yapılan darbe girişimi garipti, en azından başlarda. Askerlerin İstanbul’daki Boğaziçi Köprüsünü (yeni adı ile 15 Temmuz Şehitler Köprüsü) ele geçirdiğini televizyondan veya Twitter üzerinden öğrenen yurttaşlar, “Bu nasıl bir askeri darbedir?” diye sormaktan kendilerini alı koyamadılar. Yaşça daha büyük yurttaşların belirttiği üzere girişim başladığında saat sadece akşam on sularıydı ve darbeler genelde şafak sökmeden hemen önce gerçekleşirdi. İnternet ve telefon hatları kesilmemiş; TV istasyonları, en azından bir süre, rahatça yayın yapmaya devam etmişlerdi. Türk ordusunun asla böyle bir darbe planlamayacağını belirtiyorlardı. Yurttaşlar darbelerini biliyorlardı; birçoğu halihazırda dört darbe atlatmıştı.

Terör, muhtemelen, yurttaşlar ordunun sokakta darbeyi protesto eden sivil halk üzerine ateş açtığına dair videoyu görmesi ile başladı. Böyle bir durumu Türkiye’nin batısında, İstanbul’da, görmeye kimse alışık değildi. Savaş uçaklarının ses bariyerini kırarak oluşturduğu patlama sesleri şehrin dört bir yanında yankılandı. Tanklar ve askerler Taksim Meydanı’na – yakın tarihte binlerce protestocunun hükümetin Gezi Parkı yerine inşa etmeyi planladığı kışlayı protesto ettiği alan – doğru ilerledi.

Diyanet İşleri Başkanlığı, kaosun ortasında, ülkedeki imam ve müezzinlere attığı mesajlar vasıtası ile Erdoğan’ın muhafazakâr destekçilerinin sokaklara inmesi için onları camilerdeki hoparlörlerden sela okumaları konusunda yönlendirdi. İstanbul içerisindeki mahallelerde birçok erkek sokakları doldurup taşırdı. İçlerinden bazıları çılgınca tepelerindeki helikopterleri ellerindeki silahlarla vurmaya çalıştı.

Daha sonrasında ise her şey sona ermişti. Darbe başarısız olmuştu. Yetkililere göre ölenlerin sayısı 276’ya ulaşmış, bunun yanı sıra 3 bin kişi ise yaralanmıştı. Bir darbe girişimi karşısında başarılı sivil mobilizasyon Türkiye’de eşi benzeri görülmemiş bir olaydı. Yurttaşlar için bu demokrasi savaşıydı.

Hükümet tüm Gülen destekçilerini suçlamaya başlamadan önce ilk başta ivedilikle Gülenci askeri yetkilileri darbe girişiminden sorumlu tutup, kınadı. Geçtiğimiz yirmi yıl içerisinde Türkiye’de dört etkili politik fraksiyon öne çıktı; İslami muhafazakar AK Parti; ordu ve onun laik destekçileri; Kürt militan grup PKK ve farklı Kürt politik hareketler; ve, son olarak, Gülenciler, tüm gruplar arasından en esrarengiz oluşum. Gülen ve destekçileri muhafazakar İslami bir yaşam stilini Türk milliyetçiliği ile birleştirip, yüksek eğitim standartları ve – bir çok Müslüman kardeşliğin aksine – özellikle tercih edilen Batı yanlısı bir dünya görüşünü savunmaktadır. Dini yayma çabaları, bununla beraber vaat ettikleri eğitim ve kariyer fırsatları, hem kısıtlı imkana sahip hem de daha elit birçok Kürt ve Türk nezdinde karşılık buldu. Gülenciler yurt dışında, Amerika dahil olmak üzere, okullar inşa ettiler ve buralarda destekçilere öğretmenlik yapma fırsatı sundular. Ayrıca bankalar, kar amacı gütmeyen organizasyonlar, yayınevleri, üniversiteler, gazeteler, televizyon kanalları ve yüksek kar marjları vaat eden dershaneler açtılar. Eğitim, Gülencilerin ifade ettiği üzere, öncelikleriydi.

Gülencilerin sahip olduğu uluslararası ticari & siyasi bağların ve teknokrat uzmanlığın aksine, AK Parti’nin güçlü olduğu alan: çalışan ve orta sınıf içerisindeki derin sosyal ve seçmen ağıydı. 2002 senesinde hükümeti kurması ile beraber, AK Parti ve onun Gülenci müttefikleri – şimdiye değin yargı, ulusal polis gücü ve medya içerisinde istihdam edildiler – ve yine AK Parti ile beraber askeri yetkilileri ve diğer rakiplerini – gazeteciler, Kürtler ve laikler dahil olmak üzere – sorgulamaya, düzmece yargılama süreçlerine maruz bırakmaya ve hapsetmeye başladılar. Kişisel hayatlara dair aşağılayıcı ayrıntılar mahkeme dokümanlarında ve gizemli web sitelerinde yer aldı; kariyerler mahvedildi, memurlar yasal gerekçelerden yoksun bir şekilde görevden alındı; telefon dinlemeleri yaygınlaştı. Yurttaşlar Gülencilerin kendi paralel yapılanmalarını kurup yönettiğine dair endişe duymaktaydılar; artık savaş oldukça aşikardı.

Süreç içerisinde, Gülencilerin ve AK Parti’nin yolu politik anlaşmazlıklar – örneğin PKK ile yürütülen barış süreci, ve diğer problemlere göre daha büyük önem arz eden Erdoğan hakkında Gülenci savcıların açtığı finansal yozlaşma soruşturmaları –yüzünden ayrıldı. 2014 itibari ile iki taraf da birbirini yok etmeye çalışıyordu. Erdoğan, Gülen ve destekçilerini temmuz ayında gerçekleşen darbe girişimi için sorumlu tuttuğunda yurttaşların birçoğu bu teoriyi akla yatkın buldu: Gerçekleşen teşebbüsün hemen ardından yapılan bir anketin sonucuna göre yurttaşların yüzde 65’i bu iddiaya inanmaktaydı; ayrıca bir çok yabancı ve yerli saygıdeğer uzman da hakeza bunun mümkün olabileceğini söylemekteydi. (Gülen’in kendisi bu teşebbüs ile herhangi bir bağının olduğunu ret etmiştir.) Ayrıca, yurttaşlar Gülencilere karşı, iktidarda iken sergiledikleri ketum ve baskıcı taktiklerden ötürü hala öfkeliler.

AK Parti’nin görüşüne göre, kendini Gülen’e – darbe girişimin arkasında olmakla suçlanan lider – adamış her kişi, onun istediği her şeyi yapmaya yatkındır. Bu gerekçe ile tüm Gülenciler, öğretmen ve iş insanları da dahil olmak üzere – büyük ihtimal ile böyle bir girişim ile bağları olmamasına rağmen –bu teşebbüse destek vermiş veya dahil olmuş olabilir. Bu gerekçe ile, legal olarak terörist, veya FETÖ üyesi, sayılabilir. Düşmanlarını bu kadar geniş bir yelpazede tanımlayan Erdoğan, bu durumdan bir fırsat elde etmektedir. Sadece Gülencileri değil, karşısındaki tüm muhalefeti, gazeteciler, akademisyenler, liberaller ve Kürt aktivistler de dahil olmak üzere, bu yolla temizleyebilmektedir. Sonuç kendi kendini – tüm kurumları, ayrıca bir zamanlar toplumu bir arada tutan bağ ve yapıları ile birlikte – bitiren bir devlettir. Tüm bunlar olurken, hukuki koruma ve sadakatten yoksun bırakılan yurttaşlar, içerisinde bulundukları ev başlarına yıkılırken kaçmak için ellerinden geleni ardına koymayacaktı.

Nisan 16’da yurttaşlar cumhurbaşkanına – istemesi durumunda parlamentoyu fesih edebilme yetkisi de dahil – geniş bir güç alanı oluşturan anayasa değişikliklerine ilişkin referandumda da oy kullanacaklar. Bu oylamada ‘Evet’ çıkması durumunda Erdoğan bir kez daha cumhurbaşkanlığına aday olabilecek, olasılıkla 14 yıllık iktidarını ‘26’ya, veya 2029’a kadar, uzatabilecek; Erdoğan destekçileri tarafından ülkeye istikrar getireceğine inanılan bu durum muhalefet kanadında ise ‘sonun başlangıcı’ – Türkiye’de otoriter egemenliğin zaferi – olarak görülmekte. Aynı şekilde Erdoğan da bu durumun kendi sonunu getirebileceği konusunda endişeli çünkü referandum sürecinde yürüttüğü kampanyanın merkezine korkuyu aldı. ‘Hayır’ diyenleri terörist olarak addetti. ‘Hayır’ kampanyası organize edenleri tutuklattı. Hükümetin sigara tüketimine karşı yürüttüğü kampanyada kullanılan broşürlerin dağıtımı içinde ‘Hayır’ kelimesi geçtiği ve bu durumun seçmen üzerinde bilinçaltı etkisi yaratabileceği endişesi ile durduruldu. Hayır denmesi için çalışma yürüten kadın aktivistler, caniler tarafından darp edildi. Yurttaşlar için ülkedeki referandum bir ölüm kalım meselesi halini aldı.

Bir ülkeyi yok etmenin bir yolu da listeler yapmaktır. Türkiye’de Resmi Gazete’nin yayınladığı bir web sitesi bulunmakta. Bu site parlamentonun onayladığı kanunları gönderip yayınladığı bir platform, fakat darbe teşebbüsünden sonra Resmi gazeteye ait web sitesi listelerin – okullardan, mahkemelerden, üniversitelerden, sivil toplum kuruluşlarından, polis departmanlarından, askeri taburlardan, hastanelerden ve bankalardan eninde sonunda tahliye edilecek ilk akım binlerce kişinin isminin yazdığı listeler – yayınladığı bir platforma döndü.

O zamandan beri, haberler düzenli aralıklarla Twitter veya Facebook’ta yeni listelerin yayınlandığını gösteriyor. Genellikle gece yarısından sonra yayınlanıyorlar, ardından dehşet dolu saatler geliyor, insanlar çevrimiçi oluyor ve isimlerini kontrol ediyorlar, ki bu listeler komşularına, patronlarına, ailelerine, oğullarına ve kızlarına da açık durumda. Listedekiler bu şekilde işlerini, emekli aylıklarını ve/veya pasaportlarını kaybettiklerini görüyorlar. Bir kere listeye dahil oldunuz mu, artık Türkiye’de sıkışıp kalmış oluyorsun – hayatta kalmak için çok az imkan ile beraber. Bir tür mesleki ölüme maruz bırakılıyorsunuz, bazı durumlarda ise bir tür toplumsal ölüm şekline de tabi tutulabiliyorsunuz: okulda zorbalığa maruz bırakılan evlatlar, komşuları tarafından kötü muamele gören aileler. Hükümet uzatılan OHAL süresinde diğer cezaları da uygulamayı ihmal etmiyor. Bazı insanlar işinden oluyor. Diğerleri göz altına alınıyor, tutuklanıyor veya işkenceye maruz kalıyor.

.

Fotoğraf: @cemkocyan

Listeler yalnızca insanlardan ibaret değil. Bütünü ile organizasyonlar, her ne kadar zararsız gözükseler de, bazen listelerde yer almakta. Gastrointestinal Onkoloji Vakfı, Holistik ve Alternatif Medikal Vakfı içlerinden sadece bir kaçı. Bunlardan bir çoğu Gülenci olmaktan öte Kürt kökenli veya solcu eğilimdeler. Eğer ki Türkiye’deki tasfiye listelerinin toplumun her kesimine dokunduğuna dair bir düşünce aklınıza gelir ise, gerçekten dokunduğu için yanılmış olmazsınız.

Tasfiye yavaş yavaş ülke çapında yayılmaya başladı, ilerlemesinin ardındaki niyetleri zaman zaman fark etmek zordu. Arkadaşlarımdan hikayeleri duymaya başladım: Birisi annesini muayene ettirmek için götürmüş ve doktorların hepsinin tutuklandığını öğrenerek geri gelmişti. In vitro döllenme konusunda uzmanlaşmış bir klinik;bir anda kapatılmış ve hiçbir kadının depoladığı yumurtaları geri alabilmesi için imkan tanınmamıştı. Tutuklamalar daha da garip haller aldı: Ülkenin en eski ve en sevilen baklava üreticilerinden Güllüoğlu zincirinin sahibi olan ailenin üyeleri ve yine aynı şekilde sosyal medyada ‘Türk milletine hakaret’ten hapse mahkûm edilen moda tasarımcısı Barbaros Şansal da bütün bunlardan nasiplerini aldılar. Birçok üniversite kapatıldı ve mezunlarının diplomaları iptal edildi. Bir özel üniversitenin web sitesinde tek bir kişinin fotoğrafı rektör, İslam teolojisi profesörü, turizm bölümü dekanı ve daha birçok mevkiinin altındaydı. Polis memurlarının yeni anneleri tutuklamak için doğumhanelerin dışında bekledikleri de bilinmekte. Tasfiye edilen bazı akademisyenler yurtdışına seyahat edemiyor veya yurt dışında görev icra edemiyorlar.

Ana muhalefet partisinin yakın tarihte yayınladığı bir rapora göre şu ana kadar Türkiye’de yaklaşık 140 bin kişinin pasaportları iptal edildi. Darbe girişimi kapsamında 100 binden fazla kişiden şüphelendiği görülüyor; 71 bin kişi gözaltına alındı ve 41 bin kişi tutuklandı. Yaklaşık 35 bin kişi önce gözaltına alındı ve sonra serbest bırakıldı. Akademisyenler arasından 6 bine yakın kişi, 4 bin hakim ve savcı, 24 bin polis memuru ve güvenlik personeli, 200 vali ve memuru işlerini kaybetti. Yedi bin askeri görevinden azlettiler. On beş üniversite, 1000 okul, 28 TV kanalı, 66 gazete, 19 dergi, 36 radyo istasyonu, 26 yayınevi ve beş haber ajansı kapatıldı. Ilımlı Kürt siyasetçi Selahattin Demirtaş, sözlerle şiddet uygulamakla suçlanıyor ve bu nedenle cezaevinde bulunuyor. Ayrıca şubat ayından itibaren Demirtaş’ın lideri olduğu siyasi parti HDP’den toplam 5 bin 471 kişi gözaltına alındı ve 1482 kişi tutuklandı. Kürt aktivistler kapılarının çalınmasından korkarak yaşıyor – birçokları artık evde uyuyamıyor – çünkü hapse girdikleri andan itibaren bir daha tünelin ucunda asla ışık gözükmüyor.

Ordu Türkiye’de tarih boyunca birkaç kez OHAL ilan etti, gerçi genelde gerçekleşen darbelerin ardından, başarısız olanlardan sonra değil. Önceden gerçekleşen darbelerin sonrası daha büyük şiddetler – daha fazla şiddet, daha fazla idam – getirmiş olsa dahi sonunda bir beklenti vardı. Sıkıyönetim uygulaması son bulmaya yaklaşacak; özgür seçimler gerçekleştirilecekti.

Fakat Erdoğan ile beraber, bana Türkiye’den kaçan bir gazetecinin söylediği gibi, ‘uzun dönemli bir proje’uygulamaya konmuş gibi görünüyor. Başka türlü bir normale ulaşma, veya yıkıcı mevcudiyetin sonlanacağına dair bir umut ışığı gözükmemekte. Bir keresinde Erdoğan “Bana Diktatör miktatör diyorlar” dedi. “Bu durum beni hiç mi hiç rahatsız etmiyor. Bir kulağımdan giriyor, diğerinden çıkıyor!” Erdoğan ve birçok destekçisi için tasfiyeleri meşru kılan kelime ise ‘kandırıldık’ –AK Partili politikacıların Gülen hareketi tarafından kandırıldığı sürekli televizyonlarda dile getiriliyor; havalimanında beklediğimiz esnada kişisel olarak tanıdığım bir yurttaşa havalimanındaki başka bir kadın dedi ki: “Bize ne olduğunu biliyorsun değil mi? Kandırıldık.” Bu kelime AK Partinin tüm suçlarını yok etmekle beraber, ona diğer herkesi kınama hakkını da veriyor.

Levent Pişkin.

Yurttaşlar ile otokrat arasında duran tek şey göründüğü üzere avukatlar. Türkiye’de savunma avukatları kahramandırlar, çünkü Erdoğan’ın talep ettiği tasfiyeleri gerçekleştirmek için kullanılan temel mekanizma adalet sistemidir. Yakın bir zamanda, Levent Pişkin, Demirtaş’ın 27 yaşındaki avukatı, ile İstanbul’un Kurtuluş mahallesindeki bir kafede – burası genelde HDP avukatlarının sık sık davalarının üzerinden geçtikleri bir yer – buluştum. Gerçekleşen darbe teşebbüsünden sonra, Pişkin’in kendisi de üç gün boyunca göz altında tutuldu. Kürtler, darbe girişim ile herhangi bir bağları olduğundan ötürü değil, devlet tarafından Kürt militan grubu PKK’ya mensup olabileceklerine dair uzun süredir devlet nezdinde var olan kuşkuya istinaden tutuklanmaktalar. Fakat Pişkin ve daha birçok kişi tutuklanmaların arkasında daha büyük bir sebep olduğunu düşünmekte: son seçimde elde ettikleri yüksek popülarite. Savcıların mahkemede delil sunmaya tenezzül bile etmiyor oluşu, Pişkin’e göre, politik motivasyona ihanet etmekte.

“Savcıların ortaya koyduğu soruşturmaların içerisinde herhangi bir rasyonellik veya mantık yok” diye Pişkin bana iletti. “Mesela, Selahattin Demirtaş’a karşı açılmış 102 adet dava bulunmakta ve bütün bu davalar yapmış olduğu konuşmalarla ilgili. Kendisi bir parlamento üyesi ve parlamento üyelerinin dokunulmazlığı bulunmakta, bu nedenle – nefret suçu işlemediği sürece – istediği her şeyi söyleyebilir.” Demirtaş’ın kamuya açık ifadelerinin çoğu hükümet güçleri ile PKK’nın savaştığı Güneydoğu Anadolu bölgesindeki savaşa son verilmesine yönelikti. “Fakat eğer ki Türkiye’de barış hakkında konuşursan, PKK destekçisi olarak sayılırsın.”

Türkiye’de yargı asla ideolojik ya da siyasi baskılardan bağımsız olmamıştı, ancak işlevini yüzde yüz yitirmiş bir sistem de değildi. Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi, milyonlarca dolar harcayarak Türk hakimlerini Avrupa insan hakları standartlarını uygulayabilmeleri için eğitti. Ancak tasfiyeler sonucunda 4 bin hakim ve savcı, bu eğitime dahil olan bir çok birey de dahil olmak üzere, ve Anayasa Mahkemesi’nden – Türkiye’deki en üst yargı kurumu – en az iki hakim görevlerinden uzaklaştırıldı veya alındı. Birçok yeni, daha genç hakim hızlandırılmış bir program ile tasfiye edilenlerin yerine getirildi – ve bu hakimlerle muhatap olan avukatlara göre ne yaptıklarına dair en ufak bir fikirleri yok. Savunma avukatları yasal standartları ve usulleri desteklemeye çalışırken, hakimler ve savcılar saçma bir alternatif gerçeklik içinde çalışmaktalar.

“Burada olan şey, aslında birçok insanın saygı duyduğu bir sistemi kullanarak rakiplerinizi bertaraf etmektir.”

Pişkin, “Hukuk varmış gibi davranıyoruz” dedi. “Fakat savcılar ve hakimler yasalara uygun hareket etmiyorlar. Kanunları gerçekten bilmiyorlar bile. Bilmiyorlar ve umurlarında da değil. Judith Butler, ‘Küstahlık faşizmdir’ demiş ve bunlar gerçekten küstahlar.”

OHAL’in bir parçası olarak, hükümet ayrıca yasaları parlamentoya sunmadan yürürlüğe sokma yetkisine sahip. Anayasa Mahkemesi, bu KHK’ler üzerinde herhangi bir yetkisinin bulunmadığına hüküm getirdi. Türkiye’nin imzacı olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre, bir ülke olağanüstü hal durumunda kanunlardan sapma hakkına sahiptir – ancak belirli sınırlar dahilinde. Bir ülke, örneğin, idam cezasını tekrar yürürlüğe sokamaz; fakat misal, bir mahkemenin hızlı işlemesini garanti eden kanunlarda değişiklik yapabilir. Türkiye’de şartlar son zamanlarda aşırı bir hal aldı: Suçlananların bazıları avukatlarını haftada yalnızca bir saat görebiliyor. İlişkide hiçbir gizlilik yok. Ziyaretler videoya kaydediliyor ve tüm belgelerin kopyaları, her konuşma sırasında odada bulunan bir gardiyana veriliyor.

Committee to Protect Journalists (Gazetecileri Koruma Komitesi) geçen aralık ayı itibariyle 81 Türk gazetecinin cezaevinde olduğunu, bunun Çin, Mısır, İran, Rusya ve Suriye’deki tutuklu gazetecilerin toplamından daha fazla olduğunu bildirdi. Toplamda 150 medya çalışanı hapsedilmiş durumda. Türkiye’nin en eski gazetelerinden biri olan Cumhuriyet’teki kafeteryanın yöneticisi, Erdoğan’a çay servisi yapmayacağını söylediği için bir süreliğine gözaltına alındı.

Aralarında darbe girişiminden hemen sonra duruşması görülmeden tutuklanan Mehmet Altan, Ahmet Altan ve Şahin Alpay’ın da bulunduğu cezaevindeki gazetecilerin temsilini üstlenmiş İstanbul merkezli Bağımsız Gazetecilik Platformu P24 için çalışan Britanyalı Avukat Tobias Garnett, “Bu, sistemi gasp etmekle alakalı” diye ifade etti. “Bazı ülkelerdeki gibi yasal sistemi tamamen devre dışı bıraktıkları ve insanları yargı dışı infaz etmeye başladıkları bir durum değil bu. Burada olan şey, aslında birçok insanın saygı duyduğu bir sistemi kullanarak rakiplerinizi bertaraf etmektir.”

Türkiye’de adaletin önündeki bir diğer engel Anayasa Mahkemesidir. Anayasa Mahkemesi nezdinde, başarısız darbeden beri (cezaevindeki insanlar ve işini kaybedenler adına) 100 bin dava açıldı- genel seyrinde, yılda 20 bin davaya bakan bir mahkeme için idare edilemez bir rakam. Tasfiye davaları yaklaşık yedi ay önce mahkemeye ulaşmaya başladığından beri mahkeme tek bir başvuruyu dahi karara bağlamadı. Bu, yurttaşlardan hiçbirinin teknik olarak AİHM’nde temyize gidemeyeceği anlamına geliyor çünkü temyiz için öncelikle kendi ülkenizdeki tüm hukuki çözüm yollarını tüketmiş olmanız gerekiyor. T.C. Anayasa Mahkemesi davaları kulak arkası ettiği sürece, hiçbir şeyi tüketmek mümkün değil. Ve yine de yurttaşlar vazgeçmiyor: Binlerce kişi tekrar tekrar, bazıları her ay, hem Türkiye’de hem Avrupa’da dava açmaya devam ediyor.

Adalet sisteminin saygınlığı daha da karanlık bir nedenden dolayı azalıyor: cezaevlerinde ve nezarethanelerde hükümetin yapıldığını inkar ettiği işkenceler. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü yakın zamanda yayınladığı iki raporda tutukluları kelepçeli tutmak ve 48 saat boyunca dizleri üzerinde oturmaya zorlamak; aç bırakmak; kafalarını ve vücutlarını yumruklamak ve darp etmek; tutuklulara cop vasıtasıyla cinsel istismar tehdidinde bulunmak; ve içlerinden birinin karısına tecavüz etmekle tehdit etmek gibi birçok olayı belgeledi. Ayrıca, ihmalden ölen hastalar ve intihar vakalarıyla ilgili de raporlar mevcut.

En aşırı suistimaller askerler, Gülenciler ve Kürtler üzerinde yoğunlaştı çünkü bütün bu gruplar kısmen halk nezdinde ve yasal olarak terörist olarak fişlenmekteydi. Pişkin bana “Çok ciddi işkencelerin sıklıkla gerçekleştiğini” söyledi. “Ve bunu saklamıyorlar. Gazetelerde işkence fotoğraflarını görmek mümkün”diye de ekledi. Fakat bunun yanı sıra daha bir sürü şiddet eğiliminin olduğunun altını çizen Pişkin, kimsenin bunları görmediğini de belirtti.

Gittiğim Avrupa şehirlerinden birinde, Türkiye’den kaçan Gülencilerin bir araya geldiği bir daire var. Türkiye’de eskiden gazeteci olan evli bir çift; Cevheri Güven ve eşi Tuba tarafından kiralanmış. Mütevazı dairelerini geçenlerde ziyaret ettiğimde, daireye uğrayan birkaç kişi de orada bulunmaktaydı: Hepsi insan kaçakçıları yoluyla Türkiye’den kaçan bir polis memuru, bir öğretmen ve bir kadın gazeteci. Ev sahiplerinin iki küçük çocuğu var, bir kız ve bir erkek; legolarla yerde oynamakta, bir hapishane inşa etmekteydiler.

Cevheri kuzeydoğuda bir şehir olan Erzurum’da Kürt bir aile içerisinde, Tuba ise Eskişehir’de Türk bir aile içerisinde büyümüş. Cevheri zayıf, çekingen tutumlu; Tuba açık ve karizmatik. Cevheri Gülencilere bağlı medya organlarında çalışmış ve Tuba devletin resmi yayın organı TRT’de muhabirlik yapmış. Nokta dergisinin eski editörü Cevheri, yayınladığı iki tartışmalı dergi kapağı yüzünden hapsedilmiş: biri, asker cenazesinde öz çekim yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait üzerinde oynama yapılmış bir fotoğraf ve diğeri, Türkiye’deki olası bir iç savaşı öngörmesi üzerine. Başarısız darbeden sonra Cevheri tekrar gözaltına alınmış – bu kez bir terör örgütüne mensup olma şüphesi ve darbe girişimi için propaganda yapma iddiasıyla.

Cevheri: “Medyada birçok işkence vakası olduğunu görüyorduk, bu yüzden tekrar tutuklanmak istemiyordum” dedi bana. Cevheri, cezaevine götürülen tutuklulara Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından okunan şiirlerin ses kayıtlarının dinlettirildiğini söyledi– sanki kendisi kişisel olarak onları tutukluyormuş gibi bir mesaj vermek için. Darbe girişiminde bulunmakla suçlanan hiç kimsenin adil yargılanma hakkına sahip olamayacağı açıktı. Cevheri, “Güvenli bir yerde saklanmaya başladım” dedi. “Ayrıldıktan sonra, polis üç kez evime geldi ve bir dahaki sefer Tuba’yı götürebileceklerini biliyordum” – bir eşin tutuklanması genel bir endişe – “O da saklanmaya başladı”.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, yurttaşların FETÖ üyelerine döndüğünü ileri sürüyordu televizyonda” diye ekledi Cevheri. 55 gün boyunca, saklandığı evden hiç çıkmadı. Bir arkadaşı ona yiyecek getiriyordu.

“Fakat çocukların okula gitmesi ve benim de para kazanmam gerekiyordu” dedi Cevheri. En çok hapsedilmekten ve işkenceden korkuyordu; hakkında altı dava açılmıştı. Cevheri Suriyeli mültecilerin kullandıkları siteleri araştırmaya başlamış ve bir insan kaçakçısı bulmuş. “Bu sürdürülebilir bir hayat değildi. Kaçmak zorundaydık.”

Sonuç olarak, ailece yurtdışında, başka yurttaşlar ve PKK savaşçılarıyla bir mülteci kampına varmışlar. Böyle Türk-Kürt karşılaşmalarının hakkında birçok hikaye duymuştum ve bu durum karşısında ağzım açık kalmıştı çünkü Gülenciler şiddetli bir şekilde PKK karşıtı bir grup.

Fakat PKK savaşçıları, konuştuğum insanlara göre, çoğunlukla diğer Türk kökenli vatandaşları hoş karşılıyorlardı; karışık tepkilere yol açsa da. Bir PKK savaşçısı Cevheri’ye karşı arkadaş canlısı bir tutum sergilemişti. Çetin bir adam olan polis memuru bana kırmızı bir suratla PKK savaşçılarına polis görevini söylemekten korktuğunu söyledi. Türk kökenli bir vatandaş, eşinin bir Kürt savaşçının getirdiği çayı içmeyi reddettiğini söyledi. Türkiye dışında, eski düşmanlar yan yana uyuyor, aynı güç tarafından sürülüyor ancak zaman zaman hala birbirlerinden korkuyorlar.

Türkiye’de, grup kimliği önemlidir. Gazeteci Mustafa Akyol’un yazdığı gibi, Türk devleti her şeyi kontrol eden bir ‘Leviathan’ olmuştur ve uzun süredir laik ve ulusalcı elit tabakanın yani Kemalistlerin egemenliğindeydi. Diğer gruplar – Kürtler, dinciler, komünistler – bu devlet oluşumunun dışında varlıklarını sürdürdüler ve bazıları da devleti kontrol etmeyi düşlüyordu. PKK, Türk devletinin Kürtlere ve kültürlerine yönelik saldırılarına tepki olarak ortaya çıktı. Gülen hareketi, Türk devletinin resmi İslam versiyonundan sapmanın tehlikeli olduğu bir dönemde ortaya çıktı. Türk tarihi bağlamında, PKK ya da Gülen hareketi, seçilmiş bir hükümetin böyle gruplardan korktuğu ölçüde anlaşılabilir bir hal alıyor. Fakat böyle durumlarda, kolektif bir intikam döngüsü kesintisiz devam ediyor ve Türk toplumunun temel sorununu – gücü tüm vatandaşlarla paylaşamama – asla çözülemeyecek bu gidişle.

Şubat ayında Türk hükümeti yeni bir liste yayınladı – ve bu sefer yeni bir şekilde tekinsizlik içeriyor. Son tasfiye dalgası, sadece Gülenciler ya da Kürtler değil, özellikle liberaller ve solcular tarafından akademiyi tekrar vurdu, bu da tasfiyenin yayıldığı anlamına geliyor. Yüzlerce akademisyen, ülkenin en öne çıkan ve tanınmış akademisyenlerinden bazıları isimlerini listelerde buldular. Onlar da aynı şekilde pasaportlarını ve emekli maaşlarını kaybetme ihtimaliyle ve Türkiye’de yeniden devlet istihdamı elde edememe ihtimaliyle karşı karşıya kaldılar.

Sosyolog Neşe Özgen’le bir Avrupa şehrinde, duman altı bir kafede bir araya geldik. Neşe, 50’li yaşlarında olup saçlarını mora çalan bir kırmızıya boyamış ve kendine güvenen, sıcak bir gülümseme takınmış. “31 yıl sosyolog olarak çalıştım” dedi. “Ama hep sorunlarım vardı.” Çalışmalarının odak noktasını sınır çalışmaları oluşturuyordu, neredeyse uluslararasında yaşayarak şekillenen topluluklar. 1980’deki askeri darbeden sonra solcu faaliyetlere katılımı nedeniyle akademiden men edilmiş, ancak sonunda üniversitede istihdam bulmuş. Daha sonra, Gülencilerin ona zorbalık etme sırası gelmiş.

“80’lerden sonra Gülenciler geldi, ve onların da listeleri vardı” dedi. “Yaptığım işten ötürü beni emekli olmaya zorladılar.” Sınır çalışmaları tartışmalı bir alandı çünkü Özgen’in odaklandığı alanlar genelde militarizm ile iç içe geçmişti. “Birkaç yıl sonra yarı zamanlı öğretim üyesi olarak yeniden işe alındım. Ve Gülenciler tarafından daha sonra tekrardan Gezi protestolarına katıldığım için görevden uzaklaştırıldım.”

“Ben bir sosyalistim; cinsiyet özgürlüğü ve insan hakları savunucusuyum. Ayrıca, muhalif bir yapım var. Türkiye’de sürekli dışlandığınızda, pek başarılı olma şansınız da kalmıyor” diye de ekledi.

Özgen ayrıca, Türkiye’nin Güneydoğu’sunda Kürtler ile verilen savaşa son vermeye yönelik çağrı yapan barış dilekçesini imzaladığı için taciz edilen ya da işini kaybeden birçok akademisyenden biri idi. Özgen gibi insanlar için, binlerce insanın öldüğü ve şehirlerin tümüyle yerle bir edildiği savaş, Erdoğan dönemindeki asıl trajediydi. Çatışmaya karşı çıkan profesörlerin kapılarında ‘X’ harfi sprey boya ile çizilmiş ve bu akademisyenler hapse girmişti. Özgen, eşyalarını almak için ofislerine dönemediklerini ya da kampüse adım atamayacaklarını çünkü sosyal medyada üzerinden şiddet tehdidi altında olduklarını söyledi.

Neşe Özgen

“Ahlaki bir çürüme var” diyen Özgen, bu tehditlerden kısa bir süre sonra akademik özgürlüğünü kaybetmiş ve kariyerini yurt dışında sürdürmeye karar vermişti.

Türkiye’de sıkışıp kalanlar, büyük ihtimalle sessiz kalacakları türde bir tür sosyal işkenceye maruz kalmakta. Kürtler 100 yıldır acı çekiyor. Resmi tarihlerde hükümet, muhtemelen Gülencileri iddia edilen vatan hainliği makamına indirgeyecek. Birçok gazeteci, hapsedilmeyenler bile, artık gazetecilik yapamıyorlar. Ve liberal akademisyenler, tuhaf ve eş zamanlı bir propaganda ile işsiz dışlanmışlar ve baskıcı elitler olarak görülmekte. Herkes bir şekilde AK Partiye saldırmak ile fişlenmekte. Parti yönetimi ve Erdoğan retorik olarak mağduriyet üzerinden siyaset yapmakta ve giderek daha fazla güç sahibi olmakta – bu önü alınamaz gibi duran bir manipülasyon şekli.

Erdoğan bir zamanlar büyük umutlar vaat etti. Türkiye’deki milyonlarca insanın hayatını iyileştirdi ve bu yüzden birçok kişi 16 Nisan referandumunda onun için ‘Evet’ oyu atacak. Bir aile bireyini kanserden kaybettiklerini nasıl hissettiklerini hatırlıyorlardı ve her standardın altında bir bakım için ellerindeki her bir kuruşu yine de vermeleri gerekiyordu; Dindar oldukları, zengin ve sofistike olmadıkları için ezilmenin nasıl bir şey olduğunu hatırlıyorlardı. Erdoğan, referandumunu adil biçimde kazanabilir; Türkiye’deki seçimler normal şartlar altında verimli geçmekte ve izlenmektedir. Birkaç yurttaş, bu gerçeğin ardından Erdoğan’ın oyları çalabileceğinden tamamen emin. Bunun yerine, devlet korkutma yoluyla bunu önceden yapmaya çalışıyor gibi görünmekte.

Böyle bir baskı teşebbüsünde ortaya bir soru çıkmakta: Erdoğan gerçekten ne kadar popüler? Her şeyden önce, bu referandum kampanya sürecinde yapılan zorbalık, Erdoğan’ın televizyonda ve radyoda her gün tüm gün boyunca olması Türkiye’de gündelik yaşamın daha yoğunlaşmış bir versiyonu olmaktan ibaret. Sürekli halkı tarafından sevilmek isteyen ve kontrolü altındaki medya tarafından popülaritesini halka duyurmaya çalışan bir lider imajı çizen Erdoğan için artık hakiki muhalefet sadece laik elitlerden ibaret değil, ayrıca Aleviler, Kürtler, Ermeniler, ateistler, dindar kesim, feministler, solcular ve bağımsızlar da bu adama tapmak istemiyorlar. Yeni hastaneler, ücretsiz sağlık hizmetleri ve temiz caddeler işe özgür bir şekilde gidemeyen veya evindeyken bombalanma riski taşıyan Türkler ve Kürtler için artık pek de bir şey ifade etmiyor. Gerçekten bu referandum – ‘Evet’ veya ‘Hayır’ – yurttalar için daha iyi bir gelecek vaat etmekte mi?

Sonuçta, vatandaşlar ne yaparsa yapsın, ülkenin dağılmaya yüz tuttuğunu gösteren daha az görünür yollar da mevcut. Darbeye teşebbüsün öfkesi tarafından tamamen çevrelenmiş bazı yurttaşlar tasfiye mağdurlarına sempati duymamakta; Bazıları hainler tarafından kirletilmekten korkuyor ve bazıları da kendilerini kurtarmak için muhbirlik yapıyor. Bu tür bir güvensizlik bir toplum için hastalık teşkil etmekte ve AK Partiyi eleştirmeye cesaret eden herkese yayılmakta. Referandum daha da yaklaştıkça, muhalif yurttaşlardan duyduğunuz tek şey hayal edilemeyecek stres, boğucu bir ağırlık, bilinmeyene dair olan panik. Türklerden yurtdışında duyduğunuz şey, yalnızlık ve kayıplar, garip bir sempatiye maruz kalma ve korunmasız olma, yasal veya insan haklara sahip olmama ve belki de sonsuza dek ülkesini kaybetme korkusu gibi hisler.

Tuba’ya göre “Çoğu arkadaş korkuyla temasa girmiyor”. Onları gördüğüm son gün, küçük oğulları bu uzun günlerde bir yabancıyla konuşurken komik bir şekilde isyan etmeye başlamış ve Tuba, ona sarılıp tekrar tekrar öperek çocuğu susturmuş. “Instagram’da dahi hiçbir şey söylemiyorlar ve bazen onları WhatsApp’tan arıyorum ama bana cevap vermiyorlar. Çok acı verici. Eski anılarımı sildim. Artık hiç arkadaşım yok.”

Biraz güldü ve sonrasında sesi daha da gür çıkmaya başladı. “Bazen anneler veya babalar bile çocukları ile konuşmayı reddediyorlar, çünkü onları darbe girişiminde bulunmakla ve FETÖ üyesi olmakla suçluyorlar.” “Yok artık! Kızınız veya oğlunuz. Tahmin edebiliyor musun? Bu nedenle onları suçluyorum – gerçeği biliyorsun. Herkes gerçeği biliyor. Onlar beni biliyor; oğullarını veya kızlarını bilirler. Seçim yap! Kime inanacaksın? Bana mı yoksa Erdoğan’a mı? Babaannem bile bazen bana Ne yaptın?’ diyor. O AK Partili veya Gülenci değil. Onun gibi insanlar sadece devlete inanırlar. ”

Ve ardından devam ediyor: “Türkiye’de muhafazakâr insanlar birçok sorunlar yaşadı ve AK Partiye inanmak istiyorlar. Çünkü AK Parti onların hayaliydi, muhafazakâr halkların rüyası. Hayallerinden vazgeçmek istemiyorlar. Bu rüya için akrabalarını harcarlar. Kız kardeşlerini harcıyorlar. Bizleri harcıyorlar.”

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 Türk Analiz | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim